bazen düşünüyorum da, türk yazılı ve görsel basınının mutfağında nasıl bir ortam var acaba. mutfak derken mecazi ve gerçek anlamı bir arada kullanıyorum. yani hem hakikatten bu insanlar iş yerlerinde ne yemek yiyorlar da kafaları böyle çalışıyor, hem de çalışma ortamları nasıl bir yer bunları merak ediyorum. neden mi? örnek vereyim; ertuğrul sağlam antrenör olduğu günden beri hakkında yapılan haberler genelde şu şekildeki başlıklarla veriliyor: " sağlam karar, sağlam transfer, beşiktaş sağlam'a aldı, bu galibiyet çok 'sağlam',vs...", kaç sene oldu bir kişi "nedir bu bizim yaptığımız" demedi, halen inatla ve ısrarla devam ediyorlar. şimdi mesela erhan altın diye bi adam var, kocaeli antrenörüydü, takımın kazandığı her puan türk basınına göre "altın puan" idi, normal olarak. şimdi denizlispor ile anlaştı ve bilin bakalım ne oldu, "denizli altın buldu"! mesut bakkal manisa'yla anlaşınca çıkan haberin başlığı : "bakkal manisa'ya şube açtı"! vay anam yaratıcılığa bak be! "eurovision'da hadise çıktı!" vallaha mı? ne yiyor ne içiyorsunuz hakkaten anlamıyorum. sırf eğlencesine yapıyor olsalar neyse ya, bi de bu işten para kazanıyorlar.
acaba ben meşhur bi insan olsam, topçu, popçu vs. benim hakkımdaki haberler nasıl başlıklarla verilirdi? hele bi zorlayalım : " takımına can verdi" (gol attığım maçtan sonra), " canı çıkıyordu" (çalıştırdığım takım kümede son anda kalınca), "çanağı kırdı" (uludağ'da dötüstü düşüp çanağı kırdıktan sonra), "çanak çömlek patladı" (x takıma transfer olmam kesin gibiyken son anda herkesi yanıltıp y takıma imza attınca), "porselen çanak" ( dişlerimi yaptırdıktan sonra)...
konudan birazcık saparak bir derdimi paylaşmak istiyorum. mesleki anlamda yerinde olmak istediğim bazı adamlar var. yani birisi çıksa "şu adamın yaptığı işi yap, aynı parayı sana vericez" dese, bir milisaniye düşünmeden kabul ederim. kim mi bunlar? mesela rıdvan dilmen. sakatlıklar ameliyatlarla falan geçen profesyonel sporculuk günlerinden bahsetmiyorum elbette. lakin şu anda yaptığı işi, aynı paraya seve seve yaparım. başka kim var? barcelona fc yedek kalecisi, pinto (ya da başka biri de olabilir). victor valdez, malum, ne akar ne kokar. altyapı ürünü, ve has katalan evladı olduğu için kolay kolay yerinden de kımıldamaz, giderek de kendini geliştirir. velhasıl kelam, bu adamın yedeği ya bi kupa maçında oynarsa oynar, onun dışında takımın gittiği her yere gider,barcelona maçlarını saha kenarından izler, her kupa törenine katılır, madalyayı alır, benim ömrüm boyunca alamayacağım bir maaşı da oturduğu yerden koyar cebine. ooohh..böyle bi kaç adam daha var da, bazıları tanıdık falan, dedikodu gibi olur yazmiim şimdi burda.
ilk paragrafla ilgili bir şey daha söyleyip yazımı burda kapatıcam:
gün gelir de beren saat'le yakın arkadaş olursam, kendisini her gördüğümde "naber,nasısın?" sorusundan önce, "beren, saat kaç?" diye sorarım. beren'i kendimden tiksindirmek pahasına bile olsa yaparım bunu anlıyor musunuz..
kelebek koleksiyoncusu
sosi
"robert de niro mu, al pacino mu..?"
yılların bitmez tükenmez geyiğidir di mi? senelerce "robert de niro" cevabında ısrar ettim, aksini söyleyenlerin yüzüne ukala ve alaycı, yapmacık kısa kahkahalar attım, "tıha!" diye.
fakat son zamanlarda, artık yaşlanıyor muyum neyim, cevabım değişti. hatta ne yalan söyleyeyim soru bile değişti.
yeni cevabım "bill murray"... soruyu da siz düşünün artık.
ayrıca öyle hissediyorum ki, yıllar geçtikçe sorular da cevaplar da değişecek. işte bu güzel bişey. sabit fikirli olmak ise çok faydalı bişey değil. "ben yanılmışım, ön yargılıymışım" diyebilmek lazım, değişebilmek ve insanların da değişebileceğini kabul etmek lazım.
konuyu yusuf'a getiricem burdan.
(sene başından beri nazarım değmesin diye bi tane beşiktaş yazısı yazmadım. çünkü ne zaman gaza gelip bi beşiktaş güzellemesi yapsam, akabinde herşey tepetaklak oluyor.
serdar özkan, serdar kurtuluş güzellemesi yaptım, adamlar futbolu unuttular, batuhan'a övgü yazısı yazdım, herif 18 yaşına gelmeden cozuttu, gaza geldim "şampiyon oluyoruz" dedim fener maçları arifelerinde, fener bize 'tıkladı' gitti, şampiyon falan da olamadık netekim. şimdi yeniden gaza geldiğimi falan sanmayın. heralde bu saatten sonra da sırf benim nazarım yüzünden ligi dördüncü sırada bitiricek hali yok takımın, konumuz yusuf).
evet, yusuf şimşek.
beşiktaş'a transfer olma ihtimali ilk gündeme geldiğinde ilgili haberin linkini bana yollayan kuzenimle dalga geçmiş, "hadi ordan" demiştim. transfer gerçekleştikten sonra da "ulan takıma bak ne hallere düştük, yusuf'a kaldık" diye üzülmüştüm. geçmedik dalga bırakmayan cimbomlu, fenerli arkadaşlara mahçup olmamak için, onlara uyup "keh keh, hakkaten huzur evine çevirdiler takımı, deli ibrahim, rüştü, yusuf... bari şifo'yla, metin-ali-feyyaz'ı da geri çağırsınlar", demişliğim oldu, "rıdvan'ı da istiyomuş demirören" diyenlere, "hehe doğrudur abi yapar" diye boyun bükmüşlüğüm oldu. (bu sonuncusu olmadı, bu kadar zekice espriler yapıcak kapasitede bi tane fenerli arkadaşım yok...ühhü...)
dürüst olmak gerekirse, sadece dalga geçmekle kalmıyordum, düşünce olarak da gerçekten çok yadırgamıştım yusuf'un beşiktaş'a gelişini.
söylediğim lafları, içimden dışımdan sarfettiğim bütün cümleleri bana tek tek yedirdiği için, her hafta her hafta "ben tam olarak nerelere tükürmüştüm?" diye beni arattığı için, öncelikle kendisine buradan teşekkür ederim. gerçekten çıplak gözle izlediğim en şahane futbolculardan bi tanesidir kendisi.
hala daha şüpheleri olan varsa, bi zahmet ligtv.com.tr'ye üye olsun, ardından da eskişehir-bjk maçının ikinci golünü bi izlesin. ha üstüne bir de hala "kardeşim bu çalımları anca türkiye ligi'nde atarsın, başka ligde izin vermezler bu kadar at koşturmana" diyenlere de tff.org adresini öneriyorum. beşiktaş'ın hangi ligde oynadığını öğrenmeleri açısından.
kısacası, yusuf daha şimdiden beşiktaş'a delgado'nun senelerdir yaptığı katkıdan fazlasını yapmış, en azından taraftarlara umut aşılamış, hiçbişey yapmadıysa bile, çok önemli bir hayat dersi vermiştir, almak isteyenlere: ne yapın edin, bill murray'ın oynadığı ne kadar film varsa hepsini teker teker, tekrar tekrar izleyin. yemişim al pacino'sunu da, robert de niro'sunu da...
ayrıca, hayat tabii ki yaşlandıkça güzelleşir...(yaşadıkça ve yaşlandıkça...)
yılların bitmez tükenmez geyiğidir di mi? senelerce "robert de niro" cevabında ısrar ettim, aksini söyleyenlerin yüzüne ukala ve alaycı, yapmacık kısa kahkahalar attım, "tıha!" diye.
fakat son zamanlarda, artık yaşlanıyor muyum neyim, cevabım değişti. hatta ne yalan söyleyeyim soru bile değişti.
yeni cevabım "bill murray"... soruyu da siz düşünün artık.
ayrıca öyle hissediyorum ki, yıllar geçtikçe sorular da cevaplar da değişecek. işte bu güzel bişey. sabit fikirli olmak ise çok faydalı bişey değil. "ben yanılmışım, ön yargılıymışım" diyebilmek lazım, değişebilmek ve insanların da değişebileceğini kabul etmek lazım.
konuyu yusuf'a getiricem burdan.
(sene başından beri nazarım değmesin diye bi tane beşiktaş yazısı yazmadım. çünkü ne zaman gaza gelip bi beşiktaş güzellemesi yapsam, akabinde herşey tepetaklak oluyor.
serdar özkan, serdar kurtuluş güzellemesi yaptım, adamlar futbolu unuttular, batuhan'a övgü yazısı yazdım, herif 18 yaşına gelmeden cozuttu, gaza geldim "şampiyon oluyoruz" dedim fener maçları arifelerinde, fener bize 'tıkladı' gitti, şampiyon falan da olamadık netekim. şimdi yeniden gaza geldiğimi falan sanmayın. heralde bu saatten sonra da sırf benim nazarım yüzünden ligi dördüncü sırada bitiricek hali yok takımın, konumuz yusuf).
evet, yusuf şimşek.
beşiktaş'a transfer olma ihtimali ilk gündeme geldiğinde ilgili haberin linkini bana yollayan kuzenimle dalga geçmiş, "hadi ordan" demiştim. transfer gerçekleştikten sonra da "ulan takıma bak ne hallere düştük, yusuf'a kaldık" diye üzülmüştüm. geçmedik dalga bırakmayan cimbomlu, fenerli arkadaşlara mahçup olmamak için, onlara uyup "keh keh, hakkaten huzur evine çevirdiler takımı, deli ibrahim, rüştü, yusuf... bari şifo'yla, metin-ali-feyyaz'ı da geri çağırsınlar", demişliğim oldu, "rıdvan'ı da istiyomuş demirören" diyenlere, "hehe doğrudur abi yapar" diye boyun bükmüşlüğüm oldu. (bu sonuncusu olmadı, bu kadar zekice espriler yapıcak kapasitede bi tane fenerli arkadaşım yok...ühhü...)
dürüst olmak gerekirse, sadece dalga geçmekle kalmıyordum, düşünce olarak da gerçekten çok yadırgamıştım yusuf'un beşiktaş'a gelişini.
söylediğim lafları, içimden dışımdan sarfettiğim bütün cümleleri bana tek tek yedirdiği için, her hafta her hafta "ben tam olarak nerelere tükürmüştüm?" diye beni arattığı için, öncelikle kendisine buradan teşekkür ederim. gerçekten çıplak gözle izlediğim en şahane futbolculardan bi tanesidir kendisi.
hala daha şüpheleri olan varsa, bi zahmet ligtv.com.tr'ye üye olsun, ardından da eskişehir-bjk maçının ikinci golünü bi izlesin. ha üstüne bir de hala "kardeşim bu çalımları anca türkiye ligi'nde atarsın, başka ligde izin vermezler bu kadar at koşturmana" diyenlere de tff.org adresini öneriyorum. beşiktaş'ın hangi ligde oynadığını öğrenmeleri açısından.
kısacası, yusuf daha şimdiden beşiktaş'a delgado'nun senelerdir yaptığı katkıdan fazlasını yapmış, en azından taraftarlara umut aşılamış, hiçbişey yapmadıysa bile, çok önemli bir hayat dersi vermiştir, almak isteyenlere: ne yapın edin, bill murray'ın oynadığı ne kadar film varsa hepsini teker teker, tekrar tekrar izleyin. yemişim al pacino'sunu da, robert de niro'sunu da...
ayrıca, hayat tabii ki yaşlandıkça güzelleşir...(yaşadıkça ve yaşlandıkça...)
zayi
geçtiğimiz günlerde gördüğüm bir rüyadan bahsedeceğim önce kısaca:
sarıyer-anadolu kavağı arasında, boğazın ortasında bir adadayım. yanımda jack shephard, ben linus, sayid jarrah, ve yüzünü tam seçemediğim birileri daha var. derken yanımıza bir tekne yaklaşıyor ve teknedeki adam jack'e " ben sizi tanıdım, siz yemekteyiz programındaki yarışmacılarsınız değil mi?" diyor, jack de, "evet biz onlarız, hadi bizi bu adadan kurtar" diye cevap veriyor.
...
daha devamı da var tabi, ama genel konsept "yemekteyiz adası" şeklinde gelişiyor. sabah uyandığımda daha da genişlettim geyiği, misal sayid 'işkence çorbası' sunuyor misafirlerine... (oooofff...!)
...
bunun üzerine, kafamda süper bir fikir gelişti. amerikan televizyonlarında ne halt edilse çakmasını türk televizyonuna uyarlayan süper yaratıcı yapımcılarımızın aklına gelmeden ben düşündüm bunu, evet. türk işi 'lost'. bugüne kadar yapmadıkları kabahat. bundan sonra akıllarına yapmak gelirse, benden türk prodüktörlere dev hizmet! dizinin ismi zaten bu yazının başlığında da görülüyor. karakterler isimleri için türkçe isim önerileri... az sonra..! ayrıca hizmetimi bununla da sınırlı tutmuyorum, casting'i de bedava yapıyorum. daha ne olsun...
işte türk televizyonlarının yeni yıldızı! zayi! çok yakında...
işte dev kadro!..
bunun dışında gönlümden çeşitli roller için ismi geçtiği halde yer bulamadığım ozan güven, özkan uğur, mustafa topaloğlu, tarık mengüç, şafak sezer, banu alkan, ahmet çakar, yaşar alptekin gibi isimleri de flashback'lerde, ya da diğer karakterlerde oynatırsak tadından yenmez. mesela arada bir iki bölüm gözüken nikki- paolo karakterleri için "ibrahim kutluay- demet şener" çiftini öneriyorum (consecutively).
...
bunun haricinde 'heroes' için de planlarım var. uçan adam zaten belli, sabri yıldız'ı izlemişsinizdir, esraceyhan'ın programında uçtu hani. geri kalanı da yavaş yavaş olur. birden olmaz öyle.
o diil de, "bez bebek" izleyen insan var mı ciddi ciddi?
sarıyer-anadolu kavağı arasında, boğazın ortasında bir adadayım. yanımda jack shephard, ben linus, sayid jarrah, ve yüzünü tam seçemediğim birileri daha var. derken yanımıza bir tekne yaklaşıyor ve teknedeki adam jack'e " ben sizi tanıdım, siz yemekteyiz programındaki yarışmacılarsınız değil mi?" diyor, jack de, "evet biz onlarız, hadi bizi bu adadan kurtar" diye cevap veriyor.
...
daha devamı da var tabi, ama genel konsept "yemekteyiz adası" şeklinde gelişiyor. sabah uyandığımda daha da genişlettim geyiği, misal sayid 'işkence çorbası' sunuyor misafirlerine... (oooofff...!)
...
bunun üzerine, kafamda süper bir fikir gelişti. amerikan televizyonlarında ne halt edilse çakmasını türk televizyonuna uyarlayan süper yaratıcı yapımcılarımızın aklına gelmeden ben düşündüm bunu, evet. türk işi 'lost'. bugüne kadar yapmadıkları kabahat. bundan sonra akıllarına yapmak gelirse, benden türk prodüktörlere dev hizmet! dizinin ismi zaten bu yazının başlığında da görülüyor. karakterler isimleri için türkçe isim önerileri... az sonra..! ayrıca hizmetimi bununla da sınırlı tutmuyorum, casting'i de bedava yapıyorum. daha ne olsun...
işte türk televizyonlarının yeni yıldızı! zayi! çok yakında...
işte dev kadro!..
dr. jack shephard / dr. cenk çoban: memet ali alabora (yoksa özcan deniz mi? aslında nejat işler de bu role cuk oturur, dr. deniz koyarız ismini de, hmmm...)
benjamin linus / bünyamin abi: haluk bilginer (ya da uğur yücel... aslında gönlümden çetin tekindor geçti ama yaşı tutmuyo)
hurley / şişko nuri: kadir çöpdemir (diğer bir adayım da rasim öztekin, ama illa daha genç olsun derseniz, ata demirer de olur)
john locke / cihan lokman: şener şen (mazhar alanson da olabilir duruma göre)
sayid jarrah / seyit biçer: yılmaz erdoğan (birol ünel de olabilir, aksan da kırık hafiften)
kate / bihter: beren saat (özellikle kötü oyunculuk konusunda hayli benzemekteler)
sawyer / behlül: kıvanç tatlıtuğ ( e bihter'i koyunca behlül'ü koymasam olmaz)
juliet / jülide: meltem cumbul ( 'cuk' diye bir ses geldi farkındaysanız)
charlie pace / teoman: dağhan külegeç (ya da doğrudan teoman'ın kendisi, bilemedim, kısa boylu birisi olsun bari - not: sonradan düşündüm de, buraya özgür çevik yakışır aslında)
claire / dilara: özgü namal (sarışın özgü namal...düşün bi..)
dr. christian shephard / dr. hayri çoban: mustafa alabora (baba- oğul hesabı)
desmond / ismet: feridun düzağaç (aslında ilk adayım uğur polat'tı, ama sonradan f.d. aklıma geldi, daha bi güzel oldu sanki)
jin / tatar cem: ilhan mansız (ya da serdar ortaç)
sun / suna: zeynep tokuş (eğer jin rolünü serdar ortaç alırsa buradaki adayım ebru gündeş)
daniel faraday / deniz seki : okan bayülgen (ne var kardeşim, 'deniz', unisex bir isim değil mi?)
charlotte / kadriye: dolunay soysert
rose / gül abla: ahsen gürzap
bernard / bedri abi: kadir tobpaş (ağaçtan yaptım, al!)
mr. eko / ayı ekrem: servet çetin (eh yani...)
benjamin linus / bünyamin abi: haluk bilginer (ya da uğur yücel... aslında gönlümden çetin tekindor geçti ama yaşı tutmuyo)
hurley / şişko nuri: kadir çöpdemir (diğer bir adayım da rasim öztekin, ama illa daha genç olsun derseniz, ata demirer de olur)
john locke / cihan lokman: şener şen (mazhar alanson da olabilir duruma göre)
sayid jarrah / seyit biçer: yılmaz erdoğan (birol ünel de olabilir, aksan da kırık hafiften)
kate / bihter: beren saat (özellikle kötü oyunculuk konusunda hayli benzemekteler)
sawyer / behlül: kıvanç tatlıtuğ ( e bihter'i koyunca behlül'ü koymasam olmaz)
juliet / jülide: meltem cumbul ( 'cuk' diye bir ses geldi farkındaysanız)
charlie pace / teoman: dağhan külegeç (ya da doğrudan teoman'ın kendisi, bilemedim, kısa boylu birisi olsun bari - not: sonradan düşündüm de, buraya özgür çevik yakışır aslında)
claire / dilara: özgü namal (sarışın özgü namal...düşün bi..)
dr. christian shephard / dr. hayri çoban: mustafa alabora (baba- oğul hesabı)
desmond / ismet: feridun düzağaç (aslında ilk adayım uğur polat'tı, ama sonradan f.d. aklıma geldi, daha bi güzel oldu sanki)
jin / tatar cem: ilhan mansız (ya da serdar ortaç)
sun / suna: zeynep tokuş (eğer jin rolünü serdar ortaç alırsa buradaki adayım ebru gündeş)
daniel faraday / deniz seki : okan bayülgen (ne var kardeşim, 'deniz', unisex bir isim değil mi?)
charlotte / kadriye: dolunay soysert
rose / gül abla: ahsen gürzap
bernard / bedri abi: kadir tobpaş (ağaçtan yaptım, al!)
mr. eko / ayı ekrem: servet çetin (eh yani...)
ve...
richard alpert / ajda pekkan: mustafa sandal (no comment!..)
...
bunun haricinde 'heroes' için de planlarım var. uçan adam zaten belli, sabri yıldız'ı izlemişsinizdir, esraceyhan'ın programında uçtu hani. geri kalanı da yavaş yavaş olur. birden olmaz öyle.
o diil de, "bez bebek" izleyen insan var mı ciddi ciddi?
hayfi deli ti
dünyada hala icq kullanan insanlar olduğunu biliyor muydunuz? (discovery channel tarzı giriş)
im programlarının bence gelmiş geçmiş en güzellerinden bi tanesi olan aysikü çıktığında yurdumun internet kullanan genç dimağlarının hepsi hemen bir account alıp, rüzgarın en şiddetli estiği anlarda yelkenlerini doldurup o çet senin bu çet benim dolaşıp durdular. ne zaman msn moda oldu hemen bir msn hesabı açıldı, icq terk edildi... şimdi kime sorsan ne icq numarasını, ne de son kullandığı nickname'i hatırlar. ama bazı sadık insanlar her yeni modaya tuzlukla koşmadılar ve halen icq kullanıyorlar. kimseyle çet yapmıyorlar belki ama bütün gün "o-oo" sesi gelir diye umutla bekliyorlar.
ya da daha yeni, daha taze bir örnek verelim; last fm. hesaplarımızı açtık, arkadaşlarımızı ekledik, otu boku tag'ledik. sonra..? feysbuk çıktı, mertlik bozuldu arkadaş. hoop, herkes last fm den elini ayağını çekti. ha şimdi girsem hesabıma baksam en son 23 haziran 2008'de bişeyler dinlerken gözükmüşüm. e tabi bilgisayarı yavaşlatıyo diye yazılımı kurmadık, sonra da arada sırada online müzik dinlemek için radyosundan istifade ettik. ama ben dahil pek çok kişi last fm'i de terk ettik. ama ben last fm'i kıçıkırık bir feysbuka satmadım! evet halen feysbuk üyesi olmayan insanlar da var, benim gibi.
şimdi buradan açıklıyorum neden feysbuk profilim olmadığını. bakın buradan net bi şekilde söylüyorum, benim feysbuka üye olmamdan kısa bir süre sonra yeni birşey moda olacak, insanlar birer birer ona üye olmaya başlayacak, sonra benim feysbuk'tan yolladığım arkadaşlık taleplerimden hiçbirine cevap gelmeyecek, kimse sorsam "yaa ben eskisi kadar girmiyorum feys'e (böyle tipler var, facebook'a kısaca "face" diyen, samimiyetten), zaten eski tadı da yok" diyecek. feysbuk da terkedilecek ve başka bişey moda olacak.
herhangi bir internet modasının "eski tadı" denen şey, her neyse, işte onu yıllardır ben kaçırıyorum. ben üye oluyorum, peşinden eski tadı kaçıyor.
işte bu yüzden üye değilim feysbuka, siz o çok sevdiğiniz sosyalleşme şeysinden uzaklaşmayın, kopmayın diye. yoksa ben bi girsem, bir aya kalmaz çöker feysbuk. illa ki bir gün modası geçicek, insanların hevesi azalacak vs. ama işte ben elimden geldiğince geciktiriyorum, çünkü benim varlığım çöküş üzerinde katalizör etkisi yapıcak, bunu biliyorum.
bu arada icq numaram: 96787495
beklerim..
adres
nasıl bir cazibem, nasıl bir çekim gücüm varsa sevgili dostlarım, ne zaman birisi yolunu kaybetse, bir adresi bulamasa, hemen yolumu çevirip gitmek istediği yeri bana sorar, " siklamen çiçeği sokak nerde bilion mu kardeş?" şeklinde. böyle tipimde mi bişey var nedir, göremediğim bi aura mı vardır, anlamıyorum. yani bana bakan birisi, "aha bu kesin buraları çok iyi biliodur, öyle bir tipi var bunun" diye düşünüyor heralde. yahu atina'da bile adres sordular bana kardeşim, yunanca! şahidim bile var. dogo'ya sorun. di mi dogo, metro'da bize yaklaşıp adres sormadı mı yunanlı bir vatandaş? sordu.. e cevap veremedik haliyle, "then milao elenika*" dedik, kaçırdık komşiyi. (*: "yunanca bilmiyorum")
hayatımda en kolay adres tarif ettiğim anlardan bi tanesi de taksim meydanında otobüs beklerken " dı marmara oteli nerde acaba?" diye soran gençlere kaşlarımı kaldırıp, gözlerimi kocaman açıp, başımı ileri uzatarak caddenin karşısını gösterdiğim andır.
ama tabii, her zaman bu kadar kolay olmuyor yer tarif etmek. hele ki gitmek istediği yeri soran şahıs bir teyzeyse. çünkü teyze size soruyu sorar ama cevabınıza aldırmaz. teyzedir o.
misal "buradan sarıgaziye hangi otobüsle giderim?" diye sorar, "burdan oraya otobüs yok teyze, kadıköyden aktarma yapacaksınız" cevabını alınca da inanmaz, " burdan otobüs varmış" der, ve homurdana homurdana uzaklaşır!! teyzeler nedense hep sarıgaziye ya da sultançiftliğine gider, ve her seferinde bana nasıl gideceklerini sorarlar, ve hiç bir zaman verdiğim cevabı beğenmezler. zaten dinlemezler bile, onlar için önemli olan soruyu sormaktır.
zamanında, badehanede yanıma yaklaşıp: "türk müzikleri ve istanbul şehir hayatıyla ilgili nasıl daha fazla bilgi edinebilirim?" diye soran genç bir ispanyol cıvır hatuna da e-mail adresimi vermişliğim vardır!! hani bi sorusu varsa internet üzerinden sorsun, cevaplayayım saflığında. dogo ise tam bir sene t*şak geçmişti! içim temiz kardeşim ben napiim!!! kötü niyet yok içimde, hep bir yardımcı olma kaygısı, hep bir insaniyet! her adres soranı, yol-yordam tarifi isteyeni şeyetmeye mi kalkalım yani! töbe töbe! ondan sonra sultançiftliğinden, sarıgaziden gelicekler pompalı tüfeklerle amcalar, abiler. anlat bakalım onlara, "ben teyze bana işve yapıyo sandımdı" dersen belki ucuz kurtulursun, vurmazlar da pompalıları, g*tüne sokarlar..
he ben hiç mi adres sormuyorum kaybolduğumda, ben de soruyorum, ama kime? bakkala, manava, postacıya, taksiciye.. yerel esnafa ya da işi gereği semtleri, sokakları bilmesi icap eden insana. yoldan rastgele adam çevirip yol sorduğum vaki değildir. ama işte bende nasıl bir şeytan tüyü varsa... bilemiyorum belki de duruşumla falan bir güven duygusu veriyorumdur karşımdakine. " bu sevimli adam, bundan zarar gelmez" intibaı uyandırıyorumdur. hakatten de benden zarar gelmez ama ya.. en kötü e-mail adresi falan veririm. pis huylu bakkallar gibi tabela yaptırsam ya "adres sormak ücrete tabidir" diye. ulan o da ne fenadır ya. neyse başka yazıya artık.
hayatımda en kolay adres tarif ettiğim anlardan bi tanesi de taksim meydanında otobüs beklerken " dı marmara oteli nerde acaba?" diye soran gençlere kaşlarımı kaldırıp, gözlerimi kocaman açıp, başımı ileri uzatarak caddenin karşısını gösterdiğim andır.
ama tabii, her zaman bu kadar kolay olmuyor yer tarif etmek. hele ki gitmek istediği yeri soran şahıs bir teyzeyse. çünkü teyze size soruyu sorar ama cevabınıza aldırmaz. teyzedir o.
misal "buradan sarıgaziye hangi otobüsle giderim?" diye sorar, "burdan oraya otobüs yok teyze, kadıköyden aktarma yapacaksınız" cevabını alınca da inanmaz, " burdan otobüs varmış" der, ve homurdana homurdana uzaklaşır!! teyzeler nedense hep sarıgaziye ya da sultançiftliğine gider, ve her seferinde bana nasıl gideceklerini sorarlar, ve hiç bir zaman verdiğim cevabı beğenmezler. zaten dinlemezler bile, onlar için önemli olan soruyu sormaktır.
zamanında, badehanede yanıma yaklaşıp: "türk müzikleri ve istanbul şehir hayatıyla ilgili nasıl daha fazla bilgi edinebilirim?" diye soran genç bir ispanyol cıvır hatuna da e-mail adresimi vermişliğim vardır!! hani bi sorusu varsa internet üzerinden sorsun, cevaplayayım saflığında. dogo ise tam bir sene t*şak geçmişti! içim temiz kardeşim ben napiim!!! kötü niyet yok içimde, hep bir yardımcı olma kaygısı, hep bir insaniyet! her adres soranı, yol-yordam tarifi isteyeni şeyetmeye mi kalkalım yani! töbe töbe! ondan sonra sultançiftliğinden, sarıgaziden gelicekler pompalı tüfeklerle amcalar, abiler. anlat bakalım onlara, "ben teyze bana işve yapıyo sandımdı" dersen belki ucuz kurtulursun, vurmazlar da pompalıları, g*tüne sokarlar..
he ben hiç mi adres sormuyorum kaybolduğumda, ben de soruyorum, ama kime? bakkala, manava, postacıya, taksiciye.. yerel esnafa ya da işi gereği semtleri, sokakları bilmesi icap eden insana. yoldan rastgele adam çevirip yol sorduğum vaki değildir. ama işte bende nasıl bir şeytan tüyü varsa... bilemiyorum belki de duruşumla falan bir güven duygusu veriyorumdur karşımdakine. " bu sevimli adam, bundan zarar gelmez" intibaı uyandırıyorumdur. hakatten de benden zarar gelmez ama ya.. en kötü e-mail adresi falan veririm. pis huylu bakkallar gibi tabela yaptırsam ya "adres sormak ücrete tabidir" diye. ulan o da ne fenadır ya. neyse başka yazıya artık.
Subscribe to:
Posts (Atom)
